Bir Davranış ve Bir Dava(2)

Okuyor, yazıyor, çalışacak bir yerler arıyordu. Kız kardeşinin çok paraya ihtiyacı vardı ve tek kaynağı abisiydi. Tam da bugünlerde nasıl oldu bilinmez otobüs şoförlüğü yapmaya başladığını söyledi bana. Ve o günden sonra birkaç kez dışında hiç görüşmedik."Arkadaşından aldığımız bilgiler burada sona eriyor, arkadaşıyla ilişkisini kesme sebebini ise kendisinden dinleyeceğiz. Davamız daha da ilginç oldu değil mi? Yalnız daha önce de bahsettiğim özgünlükten değil, sanığın beklenilen portreye uymamasından. Cahil ve gururlu birinin işine benzetilecekti belki bu olay içine ve dışına bakılmaksızın. Sanık birkaç yıl hapis yiyecek ve çıktığında ise kin dolu olacaktı hapishanede geçen yıllarına. Bir dava özelinde hukuk sistemi hakkındaki eleştirilerimi aktarmak için de burada değilim, gerçek avukatlık ne demekse lugatımda onun gerektirdiğini yapmaya çalışacağım. Bu dava, mesleğimde geçen onlarca yılın içinde yeganedir, bir insanın isyanını ve kabullenmeyişini, ruhunun koşullardan bağımsızlığını cömertçe sergiler. Üvey kızını camdan atan kadınla karşılaştım Rus mahkemelerinde,yahut babasını öldüren sanığın mahkum edilmesinden önceki saatlerde heyecanlı dinleyicilerden biriydim. İnsan doğasını aradım soğuk ve kasvetli duvarlarda, hapishanelerde yaptığım uzun sohbetlerde. Görüşme defterinden ziyaretçi görmeyenleri seçip saatlerce dinledim onların anlatmak isteyen ruhlarını, bir harita arıyordum dehlizlerin en çıkmazında. Romanlara başvurdum, insan doğasına dair söyleyecek sözü olan birtakım filozoflara da. Fakat karşıma çıkan bu dava ilginç bir yerde durmaktadır, önceden bahsettiğim gibi ruhun özgürlüğüne dair bir anıttır. Göremezseniz ancak ve ancak nefret duyumsarsınız, şiddete yönelik karşı konulmayan bir tiksinti. Zira içimizin bir köşesinde bir Königsbergli yatmaktadır. Ayrıca diğer köşesinde çınlayan Apollonculuk düzeni bozan bu durumu tehdit olarak algılamıştır çoktan. Fakat bir kez olsun bir davayı dava gözüyle değerlendirmeyin. Bırakın mahkeme duvarlarından kopalım bir seferliğine. Adama kulak verelim, dinleyelim çığlığını. Yalnız yaşam öyküsüne değil, sözlerine ve dünyasına konuk olalım. Her şeyi bir kenara bırakıp dinleyelim sanığı. Bu dakikadan sonra yapacaklarım budur ancak, size aktarmak sanıktan öğrendiklerimi. Doğrudan onu konuşturmak istemedim zira bu, kendisini acındırmak gibi anlaşılabilirdi acıyı bile faydacılaştıran yaşam görüşünün mensupları tarafından. Size sanığın sözlerini aktaracağım ve onları biraz düzenleyeceği. Kısa tutmaya çalışacak ve onun gözünden olayı aktardıktan sonra kendim yorumlayacağım, bir avukat olarak. Vakti olmayanların, sıkılmışların, davaya ilgisi kesil işlerin burada salonu terk etmesini tavsiye ederim. Artık sanığımıza kulak verelim:
"Ben Kemal Kara, otobüs şoförü, 35 yaşında. Bu davanın şahsiyeti olana kadar bilet basarken yanından geçenlerin dışında yakınında kimsesi olmayan biriydim. Lise yıllarında, zihnimde fetih planları ile engin okyanuslara kanatlanma hedeflerindeyken gemilerim battı. Hiçbir zaman tanışmadığım baba figürünün yanı sıra her daim şefkatiyle göğsümde bir gül gibi yaşayan annemi yitirdim. Gözleri dersler dışında bir şey görmeyen kız kardeşimi okutmak için ayrıldım gelecek hayallerimden. Daha sonra O da gitti ve sürdü yalnızlığım. Bir nefes bile gezinmedi evimde bazen günlerce, masa başında uyuyakaldığımda uyandırıp yatağıma yatıran anne hasretindeydim. Asırlara bedel günlerde ruhumun bazı parçalarını gömdüm anılar eşliğinde. Fetih hayallerimden bahsetmiştim, tırnaklarımı geçirecektim çağın suratına, dişlerimin izi kalacaktı. Değiştirecek, parçalayacak ve yok edecektim. Tiksinti duyuyordum çevremde gördüklerime. Televizyon başında tükenen saatlere, başkasının aşkıyla hayatını sürdürüp de özgürlük ve özgünlük bahislerinde yarışma amacında olan kişilere, düşüncesizce her harekete, her kabalığa düşmandım. Elimde kalemimle çıkacaktım arazilerin fethine, ölüleri tekrardan öldürecektim gerekirse. Zihnimde soğuk bir örümcek gibi gezinirdi kibir, parolamdı fikir adamının egoistliğini meşrulaştıran sözler. Karamsar zannederlerdi beni,ben ise sinirliydim. Değiştiremediğim için, uyuyanlara uyanmalısınız diye bağırıp çağıramadığım için kızgınım. Bağırsam güleceklerdi, katlanamazdım. Gururuma kızgındım. Bütün asrın yükü omzumda zannederdim. Farkında değildim o zamanlar afyonlandığımdan, seraplar peşinde oyalandığımdan. Kendimi Guiliver atfediyordum, cüceydi beni bağlayanlar, beni boş işlere çağıranlar. Serpilip gelişmek için verimli topraklara kaçardım, kitaplara. Aydınlanmam, şikayet eder gibi göründüğüm yalnızlığımızın son raddeye ulaşmasıyla eş zamanlıdır. Kardeşim de gittikten sonra çalışma gereksinimi artmıştı, paraya koşmam gerekiyordu onu yakalayabilmem için. Para... Bir tutsak, zincirlerle mağaraya bağlı biri olmak istemiyordum. Önümde paranın gölgesini görüp iştahla atılmak istemiyordum. Yok olmaktan kaçmaya çalışıyor, fetih hayallerimi canlı tutmaya gayret ediyordum. Fakat sonra değişti bir anda her şey. Aydınlanma dediğim bu değişmeydi. Bu değişimimi anlamadan bu davayı anlayamazsınız, ayrıca değişimimi anlasanız anlayacağınıza pek ihtimal vermiyorum yine de. Her neyse. Gelin size bu değişimi ve davaya konu olan olayı anlatayım.

Not:İkinci kısmın sonu. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Pforta,Kayseri Fen Lisesi,Okul-1

Bir Kayısı Ağacı

DOSTOYEVSKİ