Kayıtlar

Mart, 2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yaşlanmışım Gibi

Sessizim de sessizliği arar dururum, hakkım değil midir? Şehir hayatının getirdikleriyle sabah akşam kavga eder dururum. Hele gözlerimi pencerenin bir kenarından fırlayıp gelen kahpe güneş ışınlarının uyandırdığı güzel sabahlar var ya, kahvemi alır bir pencerenin başına geçtim mi tamam! Bir taraftan gürültülü araç sesleri, bir taraftan da yüzüme savrulan koyu bir hava. Ben de isterdim camı açtığımda kuş cıvıltıları gelsin, samimi insan sohbetleriyle dolsun kulaklarım… Çok zengin değilimdir, elimde avucumda bir kilo peynir almaya yetecek para ya vardır ya yoktur. Bir de güzel kanepem vardır günümü orada ederim. Şöyle eski, küçük bir televizyonum bir yakın gözlüğüm bir de gazetem. Yalnız şunu da söylemeyi unutmayım çok sevdiğim de bir arkadaşım var: Ahmet Hamdi Tanpınar. Lisede tanımıştım Tanpınar’ı, tabi o zamanlar pek de zengin diyemeyeceğim okul kütüphanemde dolanıp duruyordum. Bir köşede bana ıssız ve garip bir şekilde bakan, şöyle 45-50 yaşlarında bir adam portresi, bakışıyoru...

Suç ve Önyargı

   Suç ve Ceza, Gurur ve Önyargı. Biri Jane Austen'in "Magnum Opus"u diğeri Dostoyevski'nin en çok okunan eseri. İki kitabı da okumuş olanlar, bu ikisi arasında roman olmaları dışında pek ortak nokta olmadığını haklı olarak düşünebilirler. Biri hastalıklı bir adamı ve yaşadığı kabusa benzeyen günleri anlatırken diğeri sayıca büyük kötü duygular ve dehşet bakımından küçük bir ailenin sıcak heyecanlarını anlatır. Birinin mekan tasvirinde karanlık ve dar tavanlı kasvetli odalar hakimken, diğerinde çeşitli malikaneler yahut birtakım balo salonları boy göstermektedir. Dostoyevski, kitaplarının çok az bir kısmında bu kasvetli havadan ayrılıp sosyetenin yaşamının perdelerini aralar. Cinler'de bunun örneği bulunsa da Şatov, Lebyadkin gibi karakterler sokağın kasvetini yahut basık evin bunaltısını anlatmaktan çekinmez. Budala'da da soylular arasında başlayan hikaye Ippolit, Rogojin ile bambaşka bir yere çekilir yine. Lakin Suç ve Ceza bunların hepsinden ayrıdır, "...

Kitap, İrfan ve Genç

Kitap, idrakımıza iliştirilmiş bir mercek. Her kitap farklı bir renk, her kitap başka bir atmosferden soluklar getirir bize. Ömrümüz boyunca hiç göremeyeceğimiz iklimlerin insanlarına benzetir bizi kitap, bir kez bile göz göze gelemeyeceğimiz devlerle dostluklar kurdurur. Kendi başına bir anlamı olmayan nesneler;yazar ve okuyucu arasında manevi bir bağ kurar, bu ikiliyi gündeliğin sıkıcılığından, geçmişin pişmanlığından ve geleceğin kaygıları arasında köle hayatı yaşamaktan azat eder. Idealar alemine benzer bir yerlerde, gerçekliğin içinde fakat onun üstünde bir buluşma… Kiminde yazar okuyana verir vermek istediklerini, kimi zaman ise okuyucunun alevden tecessüsüdür kitabı anlamlı kılan. Her kitap hazinesini buyur eder zihnimize, bazan kibrin soğuk cesaretiyle reddederiz susamış idraklarımıza damla damla(kelime kelime) sinme gayretindeki bu cevheri. Anlayamamak, egoyu alevlendirir ve kitabın bize gözüken kabuğuna zulmederiz. Tözüne inmeden ayrılırız, bir miktar kazdıktan sonr...

Bir Tren Denemesi

Tren.Tarihçesi,mamul olduğu malzemeler, şekli, şemali fazla ilgilendirmez binerken beni. Salınarak ilerleyişi, kimilerinin sinirlerini bozan ahesteliği, bazen alabileceği en fazla yolcu sayısının iki veya üç katlarını doldurduğu için çekilmez bir gürültü yumağına dönüşmesi,izlediği güzergah itibarı ile doğanın gözlerine çekilmiş sürme misali uzun,taşlar ile kaplı rayları, tünellerden geçerken karanlığa gömülen vagonlarda nefeslerini korku ile tutan çocukların aydınlığa ulaşıldığındaki mesut çığlıkları, ayçiçek tarlalarında küsmüşçesine sırtını dönmüş ayçiçeklerinin sarı yeşil şöleni ve bu cümleye noktayı hiç nasip ettirmeyecek kadar çok detayı barındıran bir "ulaşım" aracı. Fakat hayattaki neredeyse her mutlu sonuçta olduğu gibi "ulaşmak" değil "yolculuk" işin keyifli tarafı. Ippolit'in idam mektubunu okurken söylediği "Couloumb Amerika'yı keşfettiğinde değil keşfederken mutluydu." sözünün tecellisi. Tren, çok takırtılı ve sallantılı olma...